Havadan Sudan: Varolmak Üzerine...

10:35 Ece Ruşen 4 Comments




Dünya üzerinde ya da bulunduğun evrende bir boşluk kapladığını nasıl anlarsın? İşte soru bu. 


Aslında insanların yüzyıllarca farklı şekillerde sorup, cevap bulmaya çalıştıkları soru bu. Bazıları bunu "Neden yaşıyoruz ki?" diye sormuş, bazıları "Burada ne yapıyoruz?" diye sormuş, bazıları kendine bir yaratıcı aramış, ama dönüp dolaşıp geldikleri nokta aynı. Aradığın cevap, eğer yoksa, nasıl sorarsan sor o cevaba ulaşamazsın.Bu sorunun genel bir cevabı yok. Çünkü 'varolmak' öznel bir olgudur. Duymuyorlarsa, görmüyorlarsa, bilmiyorlarsa; yoksundur. Fiziksel olarak bir yer kaplamanın hiçbir önemi yok. Hayatta kapladığın yer asıl önemli olan. Ve hayatta bir yer kaplamayamamışsan, seni bir taş parçasından farklı kılan şey nedir? "Varoluşuyorum" demiş Sartre. Varolma süreci bitmez çünkü. Fiziksel olarak bu evreni terkedene kadar bu dönüşümün içinde döner durursun. "Ben kimim?" sorusunun cevabı aslında basittir. Öze inip, 'Ben'den kurtulup benliğine ulaştığında, çevrenin koşullamalarından kendini soyutlayıp, senin özünün arayışlarını anladığında, yaşadığın evrenle bir olup aynı zamanda bireyliğini de koruduğunda artık sen de varoluşmaktasın. Zamanlar boyunca her zaman, hep bir sürü oldu koyunlardan oluşan. Bazı koyunlar 'varolmanın dayanılmaz hafifliğini' tattıklarında sürüden kopmamaları için ortaya tehdit unsurları bile atıldı. "Sürüden ayrılanı kurt kapar." gibi. İşin ironik kısmı, o kurt denilen canlının da aslında kurt kostümü içerisinde bir koyun olduğu, ve sıkı durun, bu tehditleri de o kostümlü koyunun çıkarttığı gerçeğidir. O kurt kılığındaki koyunlar kimdi biliyor musunuz? Bireyselleşip varoluşmaya başlayan ve bu varoluşlarını büyük bir başarıyla diğer koyunlara da kabul ettirmeyi başarabilen, o koyunların artık kendilerinin peşinden gittikleri, ve bu sahip oldukları gücün etkisinden egolarını koruyamayan, bu nedenle rakiplerini elemek için bu güçle başa çıkabilip diğer koyunları uyandırabilecek 'iyi niyetli uyanmışlar'dan erken vakit kurtulabilmek için kurt kostümüyle dolaşan 'kötü niyetli eski uyanmışlar'dı onlar.

Bu nedenle sürüdeki uyanmışlar sürüden ayrılamaz. Sürekli o sürünün içinde yaşamak zorundadırlar. Ama uyanmıştır birkez, ve aynı dilde konuşamamaktadır artık diğer koyunlarla. Bu noktada sürü, sanki bir hastalıkmış gibi dışlar onu, ya da hiç görmez. Ne demiştik? Görülmüyorsan; olamazsın. Bir virüssündür sürünün oluşturduğu organizmadan atılması gereken. Oysa ki tek fark, sen farkındasındır. Olan biten her şeyin, diğer koyunların yaptığı her hareketin amacının farkındasındır. Onlar kendi kurdukları tiyatro oyununu oynarken, sen bu rollerin hepsinin bilincindesindir. Ama oldukları şekilde seversin onları. Onların başaramadığı şey de budur. Asıl virüs onlardır aslında. Daha doğrusu onların davranışlarıdır. 'Sayıca az olan hastalıklıdır' mantığı yüzünden sağlıklı hücreleri yok etmiş ve kendi hastalıklı sürülerini böyle devam ettirmişler diğer koyunlar, yani 'başkaları'. Ne demişti Sartre? "Başkaları cehennemdir." Hissettiğim tüm 'duvar'lar, bu hastalıklı toplum içinde deneyimlediğim tüm 'bulantı'lar, başkalarından kaynaklanır. İnsanları artık hayvanlardan ayıran bir şey kalmadı, artık insan 'düşünen hayvan' değil, çünkü düşünmüyor. Bu hastalığın verdiği uykudan dolayı düşünmüyor.

Düşünmüyorsan da yoksundur oysa ki. Ama insanların varlık tanımları o kadar değişti ki, hastalıklı yapının onlara dayattığı şey düşünmek değil algılanmak olarak biliniyor artık. Her şeyi karmançorman edelim. Daha spesifik bir alandan dalalım konuya. Sahiplik kavramı mesela. Bu dünya üzerindeki hiçbir şeye sahip değilsin. Ne evin, ne ailen, ne sevgilin, ne de arkadaşların. Sen sahip değilsin. Sahip olduğunu düşünmek kendini kandırmaktır, kendini sahip olduğunu sandığın şeylerin kölesi yapmaktır. Bir kere "Sahibim" diyorsan, o senin sahibin oluyor, o objenin kendisinden bağımsız olamıyor hareketlerin. Sahiplik düşüncesi oyalayıcıdır. Sana, senin toplumuna bu sahiplik bilincini aşılayanların da amacı senin oyalanmandı zaten. Kurt kılığındaki koyunları hatırla. Arada en ufak bir fark yok bence. Simone de Beauvoir ve Sartre ilişkisi de bu gerçekten dolayı evliliğe varmadı ve birlikte yaşayarak öldüler. İkisi de birbiri üzerinde sahiplik hakkı iddia etmedi ve bunun tek nedeni birbirlerinin sahipleri olmadıklarını bilmeleriydi. Bu insanlar bu bilinçte oldukları zaman, tüm travmatik etkilerden arındırdılar kendilerini. Bahsettiğim bu travmatik etkiler senin potansiyelini, içindeki özün dışa yansımasını, kişiliğini olumsuz yönde etkileyecek kadar güçlüdür. Bu nedenle varoluştuğun yere bir fayda sağlamaksa amacın ya da en azından zarar vermemekse, yaşayacağın travmaları en aza indirmen gerekir. Bu insanlar kendi sorunlarını -ki birgün bitip gidecek, öldükten sonra da bir anlamı kalmayacak sorunlardır hayatta karşılaştığımız sorunlar- yok edemeselerdi, o sorunları umursasalardı vs. şu an bu dünya çapında zihin ve yol açıcı düşüncelerini paylaşabilecekler miydi? Belki. Ama bu denli etkili ve kalıcı bir biçimde olmayacaktı. Onlar o kurtlardan olmadılar. Kazandıkları bu güç onların egolarını etkilemedi. Çünkü zaten bu gücü kendileri için değil dünya için istediler. Bu nedenle kişiselleştirmediler hiçbir şeyi. Ve ne oldu biliyor musunuz? O kurtlar bu uyananlarla başa çıkmaya kalktıklarında artık iş işten geçmiş oldu ve çeşitli nedenlerle -belki üzerlerinden prim yapmak, belki de kendilerini aklamak- amacıyla Sartre'a ödül bile verdiler. Ama Sartre aptal değildi. Bu ödülü reddetti.Bunu kapitalist dünyanın ondan bir öc alma girişimi olarak gördü. Uyumuyordu Sartre. Çoktan uyanmıştı ve uyandırmak için de elinden geleni yaptı. 
Kişinin intiharı, sürüye uymakla gerçekleşir. Hadi yay virüsünü(!) uyanmış adam! Özgürlüğünü kaybetmekten korkma. Hiç sahip olmadığın bir şeyi nasıl kaybedebilirsin ki?


Ece

(27 Ocak 2012)

You Might Also Like

4 yorum:

  1. Ağzına sağlık kuzu <3
    Sürüden sürülmüşlük iki uçlu bir durum; can alan bir katil de, kendi halinde bir meczup da norma uymayınca huzursuzluk yarattığından dışlanıp aynı kefeye konuyor. Günümüz kötüsünün en başarılı eylemi sürüyü yolda tutan çoban köpeğinin postuna ve hatta çobanı rolüne bürünebilmesidir sanırım. Sürü kötüyü bağrına bastı, ve hatta örnek aldı ve dahası "İmam o.urursa cemaat s.çarmış" deyişini şevkle uyguladı. Dışlanan artık o dili konuşmayıp hayretle bu değişimi izleyen ve gidişatı değiştirmeye çalıştığı için dışlanan küfredilen lanetlenen diğerleştirilenler.
    Halil Cibran, Uyanış'ta "aralarına almak istemiyorlar beni artık, ancak bu durumdan memnunum, çünkü kalabalığın arasından sürülenler, yanlışlığa ve baskıya isyan eden ruhlardır." demiş.
    Tamamen durum bundan ibaret artık.
    Sahibiyet çok garip bir konu, "Aidim" diyebilme cesaretini gösterebildiğin her neyse, çünkü bir yer/kişi/durum ve hatta eşya'ya ait olduğunu kabul etme, tiraf etme ve içselleştirip ilan eedebilmek aidiyetten çok sahibiyet isteyen egosantrik insan evladı için büyük bir mesele, bir adım bir başarı- senin sahibin olması zorunlu bir sonuç değilken; sahip olduğunu iddia ettiğin her şey mutlaka dönüşüp senin sahibin oluyor. Sahibiyet için hırs ve aidiyete dair bitmek bilmez teminat beklentisi kişileri ilişkilerde başarısız, mutsuz (eden ve olan) olmaya iten sebeplerden. Sebep yine egosantrik tutum ve sahip olma arzusunu doyuramazken, sahibiyetin getirdiği aidiyet ve ait olmayı hissetmenin getirdiği ego zedelenmesini bastırmak için tekrar, daha körüklenmiş ve belki öfkeyle karışık sahip olma, bastırma, kıstırma, kısıtlama arzusu ve getirdiği kaçınılmaz yıkım.
    Sanırım şeytan ikonu insanın egosundan öte değil.
    Var olmak için düşünmek bir şartsa bayağ boş bir yerde yaşıyoruz, ondan virüs yayılmıyor sanırım...
    Seni çok seviyorum!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yazdıklarının her cümlesinin altına ayrı ayrı imzamı atabilirim, o kadar güzel o kadar dolu ve o kadar yalın anlatmışsın ki her şeyi. sanırım senden başka kimse bu kadar iyi anlayamaz, bu kadar iyi özümseyemez, bu kadar iyi ifade edemezdi, iyi ki varsın!

      "sanırım şeytan ikonu insanın egosundan öte değil." çok doğru ve hatta 7 ölümcül günahın suçunu atabilmek için oluşturulmuş beşeri bir ikon olduğuna inanıyorum artık.

      bu coğrafyada, bu insanların arasında iyi bile yaşadık aslında. kibir, yıkıcılık, kıskançlık en çok da bunların hiçbirine sahip olmadığını iddia edenlerden çıkıyor. dolayısıyla artık görüş farkı, inanç farkı, siyası görüş farkı diye bir şey kalmadı: iyi ve kötünün savaşı var sadece.

      ve kimi farkında bile değilken, kimi ise içten içe farkında olup kendisiyle yüzleşmemek için binbir kimlik yaratırken kendine, bu sürecin sonunda bizim elimizde en azından rahat bir vicdan kalacak.

      ben de seni çok seviyorum <3

      Sil
  2. Ellerine sağlık Ece'cim...
    Böyle bir yazının üzerine bir söz eklemek pek mümkün değil... Sürünün içindeki sürülmüş koyun olma durumunu, sanki uzun zamandır yaşıyor gibiyim. Hastalıklı kabul edildiğimiz ve sürekli, yavaş yavaş ve sinsice "tedavi edilmeye" çalışıldığımız bir dünyada yaşamak, zaten sürekli var olma savaşı vermekle aynı şey gibi... Bir toplumun normal eğrisinin dışında kalanlara deli denir, demişti bir tanıdığım. Aynı kuyudan su içmediğimiz için, aynı hastalığa yakalanmayan koyunlar olarak kişisel çabamızın bir noktada faydası olacak mı, bilmiyorum. Fakat, bazen, o sürüde var olmaktansa, yok olmayı kesinlikle ve tüm kalbimle tercih ettiğimi de itiraf etmeliyim.
    Sahiplik kavramıysa bambaşka bir konu... İki ayrı kişi olarak kalarak, bir olmayı başaramayanlar ve hatta bunun anlamını bile çözemeyenler için söyleyecek söz bulamıyorum.
    Keşke koyunlar, bir araya geldikleri ve birey olarak düşünmeye başladıkları takdirde, o kurtlardan çok daha güçlü olduklarını anlayabilselerdi. Ve kurtların en büyük kabusunun da bu olduğunu...
    Kocaman öpüyorum seni, koskocaman hem de <3

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok güzel ifade etmişsin <3 ben de seni koskocaman öpüyorum canım benim

      Sil